Vicdan Mastürbasyonu

Vicdan kavramının tanımı TDK tarafından "Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç" olarak açıklanıyor. Bu tanıma göre vicdanı kısaca kişinin kendisini yargılaması olarak anlayabiliriz.


  Sözlük tanımını verdiğime göre şöyle bir benzetme yapmak istiyorum. Vicdan bir yargılama ise bunu bir mahkeme olarak düşünelim. O zaman 'vicdan azabı' kavramını da bu yargılamanın sonucunda hakim tarafından  haksız bulunulup cezaya çarptırılma olarak imgeleyebiliriz. Amaç, bu yargılamada suçsuz olunduğunu göstermek ve mahkemenin sonucunda cezaya -vicdan azabına- çarptırılmamak. Bunun için sanık, kendini aklamak için bir savunma oluşturuyor.

  Burada biraz duralım. Bu savunma oluşturulurken bazı yöntemler kullanılıyor. Bana göre bunların en yaygını 3. şahıs dili. Ne demek istiyorum? 3. şahıs dilinden kastım aslında başkalarını öne sürerek suçlamaları kendi üzerinden atmak. Bu yöntemi kullanırken sanığın en büyük yardımcısı sosyal medya ve internet ortamı oluyor.

  3. şahıs dili yöntemini kullanmak çok basit. Önemli günlerde o gün için daha öncelerden paylaşılmış birkaç dize şiir, üç beş cümle -bunun makbülü kitap alıntısı olanıdır- veya google görsellerden temin edilmiş güzel bir resim bulunur ve kendi hesabında paylaşılır. Kamuoyunda ses getiren siyasi-sosyal bir olay yaşandığında ise kendi özgün fikirleri oluşturulmadan, zaten medyada kalıplaşmaya başlamış üç beş fikirin ve yorumun sentezi yapılarak arkasına da yaratıcı birkaç cümle bela okuma, küfür etme -yaratıcılık aşaması burada devreye giriyor- faslı eklenerek paylaşımda bulunulur.

  Olayı biraz daha somutlaştırmak ve anlamlandırmak için tanrısal(hâkim) bakış açısına geçelim. Mini hikayemizin kahramanı X olsun.  X mesaisini bitirmiş, işten çıkıp eve gitmek üzere otoparktaki arabasına biniyor. Otoparka gelirken aldığı kahvesini içerken aynı zamanda telefonundan gündemi takip etmek için twitter'a göz atıyor. Bunu yapmaktaki amacı bilinçli bir vatandaş olarak ülkesinin ve dünyanın sorunlarının farkında olmak ve gündemden geri kalmamak. Twitter'daki trendlere baktığında ülkede günün en çok konuşalan konusunun engelli bir vatandaşa uygulanan şiddet olduğunu görüyor. Ritmik  'cık-cık lama' lar, kınamalar, bela okumalar eşliğinde konuyla ilgili yapılan paylaşımları, videoları izliyor. Ardından dünyadaki tüm engelli insanların yanında olduğunu gösteren ve bu saldırıyı yapan kişinin insanlıktan payını almamış bir canavar olduğunu yazdığı bir tweet atıyor. Bu noktada biraz zaman harcaması  gerekti çünkü attığı tweet'in yeterli etkileşim alabilecek etkileyicilikte olması için google da biraz özlü söz araştırdı, önceden atılmış tweetleri inceledi, onları harmanlayıp kendi(!) düşüncelerini barındıran tweetini yazdı. Artık duyarlı bir vatandaş olmanın getirdiği rahatlıkla kahvesini ve telefonunu kenara koyup arabasını haraket ettiriyor. Bu noktada kamera odağı boşalan park yerine çevrildiğinde zeminde mavi boyayla çizilmiş 'engelliler için park alanı' işaretini görüyoruz.

  Burada tabiki X'in hatası, gündem olan şiddet olayıyla kıyaslanamayacak durumda; ancak sosyal medyadan engelli kişilere desteğini bildiren X'in, günlük yaşamında da engelli vatandaşların hayatlarını zorlaştırmamak hususunda titiz davranması gerekirdi. X burada belki gerçekten park işaretini görmemiş olabilir. Diğer senaryoyu yani X in işareti görüp önemsemediği senaryoyu kabul edecek olursak burada X'in yaptıklarıyla söylemlerinin tutarsız olduğunu görüyoruz.
  O halde engelli insanlara farkındalık konusunda, X in savunması kendi günlük yaşamında titiz davrandığı eylemlerinden ziyade; bir caninin bir engelliye uyguladığı şiddete sosyal medyadan gösterdiği tepki ve bunun gibi canilerin engelli insanların yaşamlarını zehir ettikleri yönünde olacaktır. Evet burada X şiddeti uygulayan kişi olmadığı ve buna tepki gösterdiği için ceza -vicdan azabı- çekmeyecek ama X in engelliler konusunda cidden duyarlı bir vatandaş olduğunu söyleyebilir miyiz veya 3 Aralıkta gönderi yaraşına giren kişiler için? Sanırım söyleyebilseydik ülkemizde engelli insanlar bu kadar zorluklarla karşılaşmazdı...

  Şunu sorgulamak gerek herkes engellilere karşı farkındalığın önemini anlatırken, yazıp çizerken engelli park alanlarına park yapanlar, sırf uğraşmamak için engelli yolcu olan durakta durmayanlar kimlerdi? Herkes denizi temiz tutmamızı söylerken, akar sulara atık atan fabrikalara söverken sokaklarda çöp yığınlarını oluşturanlar kimlerdi? Hayvan işkenceleri ve tecavüzleri olaylarında herkes ayağa kalkıyorduysa caddede köpeğe çarpıp kaçanlar kimlerdi?

   Anladım ki çoğumuz aslında X in durumundayız. Yaşanan büyük trajedilere kendimizce tepkimizi koyup, yarattığımız küçük trajedileri gölgeleyip vicdan mastürbasyonu yapıyorduk.  O zaman artık cümlelerimi, suçu başkalarına atarak 3. tekil/çoğul ekleriyle kurmak yerine   birinci tekil/çoğul ekleriyle kurmam gerekiyor. Aslında hepimizin yapması gereken de bu. Vuku bulan bir olaya 'kınama' da  bulunup kendimizi aklayamayız. Bir olayda suçlu, sadece o işi fiilen yapan kişi olamaz. Hepimizin bu suçta bir payı var. Toplumun amacı suçu ortadan kaldırmak olmalı; suçluyu cezalandırmak değil. Sonuçta o suçlu bizim olduğumuz toplumdan çıktı ve o karaktere bürünmesinde yaşadığı çevrenin bir etkisi oldu.

  Artık sahneye yeni bir kavram çıkmış oldu 'Toplum' . Basitçe toplum nasıl ortaya çıktı düşünelim. Temel çıkarları sağlamak için iş birliği yapıp bir arada yaşayan kümeye toplum diyoruz. Avcılık, tarım, kendini koruma gibi alanlarda bireysel mücadelenin yetersiz kalması ve ancak birlik halinde  bu eylemlerin daha kolay  gerçekleştirilebilmesi; insanların birlik içinde hareket edip toplumlaşmasını zorunlu kıldı.

  Toplum içinde yaşayan birey temel ihtiyaçlarını karşılamakta toplumun diğer üyelerinden faydalanıp bunları daha kolay yerine getirebiliyordu; ancak bireyin toplumun çoğunluğunu riske atabileceği ve hoşnutsuzluğuna neden olabileceği eylemleri engellemek gerekiyordu. Toplumun devamlılığını sağlamak için bir koruma mekanizması kendiliğinden gelişti. Buna toplum baskısı diyoruz, toplumun kendini koruma güdüsü. Bu baskı kimi zaman gerçekten de toplumun devamlılığını sağlamak için gerekli bir unsur olsa da kimi zaman bireysel çabaları sönümleyici ve ilerlemeyi engelleyici olabiliyor. Burada aslında 'devlet' kavramını da es geçmemek lazım. Toplum, bir üst oluşuma  kendi haklarını koruması, güvenliğini sağlaması amacıyla güç kullanma yetkisi veriyor. Yani eğer X kişisi Y kişi tarafından saldırıya uğrarsa, Y kişisine gerekli cezayı devlet verecek ya da toplumun ortak ihtiyaçlarını sağlamak için gerekli hizmetleri devlet yapacak. Tabi burada devlet bazı imtiyazlar elde ediyor. Bireylerden vergi denilen para alıyor. Birey devlete güvenliği sağlaması için güç kullanma yetkisi ve suç işleyen kişinin özgürlüğünü kısıtlama yetkisi veriyor. Burada daha çok devletten ziyade toplum üzerinde duracağımızdan devlet kavramı için bu kadar yeterli.

  Şimdi toplumun birey ve bireyin vicdanı üzerinde etkisini görmek için -Şahsiyet dizisinden de hatırlanacağı üzere- Jean-Leon Gerome'un Pollice Verso tablosuna bakalım.



Bu tabloda Roma döneminin arenası tasvir ediliyor. Roma hükümeti Romalıları eğlendirmek(!), merkezi otoritesini sağlamlaştırmak ve gücünü göstermek için savaş esirlerinden ve kölelerden -bazen roma vatandaşları da katılabiliyor- oluşan insanları bir arenada ölümüne savaştırıyor.

  Eğer bir gladyatör rakibini yere sermişse onu öldürüp öldürmemek için kalabalığın kararını bekliyor. Seyirciler yere düşen gladyatörün ölmesini istiyorlarsa kılıcın kından çıkışını temsilen başparmaklarını yukarıda olacak şekilde; yaşamasını istiyorlarsa kılıcın kına girişini temsilen başparmaklar aşağıda olacak şekilde işaret yapıyorlar. Tabloda bu durum tersi şekilde tasvir edilmiş. Tarihsel olarak da çok net değil zaten hangisinin ölüme hangisinin bağışlamaya işaret ettiği. Bizim burada asıl dikkatimizi çekmesi gereken nokta bir kişinin ölümüne kalabalığın yani toplumun karar vermesi. Gladyatörün yapacağı eylemin sorumluluğu kalabalık tarafından üstleniliyor.

  Felsefede doğru ve gerçek diye iki kavram vardır. Doğruluk açısından siyah bazen siyah bazen beyaz kimi şartlarda kırmızı kimilerine göre yeşil olabiliyor ama gerçek açısından siyah her zaman siyahtır. Arenada işlenen cinayet sırf kalabalığın onayını aldı diye doğru olabilir ama bunun bir vahşet olduğu gerçeği değiştirilemez. Toplum veya kalabalık doğruları belirleyebilir ama gerçek hep ordadır.

  Toplum doğruları belirleyen rolde ise toplumu vicdan mahkemesinde 'jürilere' benzetmek yanlış olmayacaktır. Abd mahkemelerinde bir katilin suçlu görülüp görülmemesi jüriye bağlıdır. Öyle ki masum bir zenci vatandaşı öldüren polis juri kararıyla haklı bulunup üzerindeki dava düşebilir. Burada doğruluk polisin suçsuz olması iken gerçek ise polisin katil olmasıdır.

  Toplum baskısının birey üzerindeki etkilerine bakalım. Bireyin karakterini bir ucu siyaha bir ucu beyaza giden doğru parçası olarak düşünelim. Toplum bizi bu uç noktalardan daha ortalara, gri tonlara getirmeye zorlar. Toplumda uç insanlar hoş karşılanmaz. Bu beyaz içinde siyah içinde aynıdır. Toplum baskısı, toplumu oluşturan bireyleri doğru parçasının ortasına, griliğe iterek burada kümelendirir. İnsanın mutlak iyi mutlak kötü olup olmadığı bir tartışma konusu olsa da;  toplum baskısı bireyleri mutlaklıktan uzaklaştırır. Bireylerin içlerindeki mutlak iyilik ve kötülükleri baskılar. Uç siyah/beyaz eylemlerde bulunmanın toplum tarafından hor görüleceğini bilen birey maske takarak gri eylemlerde bulunur.

  Toplum baskısı denilince aklımızda hep gelişmeyi engelleyici kötü bir anlam gelebilir. Ortaçağ'da bilimsel gelişmeyi ve sorgulamayı engellemek için kilisenin aforoz yöntemi gibi; ancak toplum baskısının kötücül eylemleri de sönümleyebileceğinin de farkında olmak gerekir. Toplumun/kalabalığın doğruları değiştime yeteneğini ve bireyin eylemleri üzerindeki etkisini daha iyi anlamak için sizlere çarpıcı sonuçları olan  ve beni çok etkileyen bir deneyi  aktarmak istiyorum.

  Deneyi gerçekleştiren kişi Marina Abramoviç adında bir performans sanatçısı. Gösterinin adına Rhythm 0 ismini veriyor. Abramoviç 6 saat boyunca hiç hareket etmeyeceğini ve tepki vermeyeceğini bildirerek bir manken gibi ayakta hareketsiz dikilmeye başlıyor. Yanındaki masada daha önceden yerleştirilmiş çikolata, kek, çiçek, bıçak, zincir gibi çeşitli eşyalar bulunuyor. Başlarda insanlar bu hareketsiz mankene masadaki kekleri yediriyor, çiçekleri saçlarına takıyor, başını okşuyorken zaman geçtikçe eylemlerin türü değişmeye başlıyor. Önce bir kişi hafifçe tokat atıyor, mankenin cidden tepki vermediğini görenler tokadın şiddetini biraz daha yükseltiyor.

İşler gittikçe çirkinleşmeye başlıyor. Bazıları kalemle mankeninin vücuduna bir şeyler yazıp çizmeye başlıyor bunu kıyafetleri çıkarma, mankene tükürme ve cinsel tacizler takip ediyor. Sonrasında bıçakla vücuduna çizikler atılıyor. Bu sırada olanlara engel olmaya çalışan azınlık bir grup bulunsa da etkili olamıyordu. Mankene tecavüz etmeye kalkışıldı, çıplak fotoğrafları çekilip resimler eline tutturuldu. Olaylar gittikçe çirkinleşirken bir kişi silahla mankeni vurmaya kalkıştı.

Bunun üzerine sanat galerisinin müdürü tarafından performans sonlandırıldı. Abramoviç yine de hareketsiz kalmaya devam etti.  Mankene sigara ikram edildi. Yaraları temizlendi, üzeri giydirildi.  6 saat sonunda Abramoviç’in yeniden hareket etmesiyle biraz önce vahşileşen insanlar ortalıktan kayboldu.




Abramoviç için o 6 saat hayatının en zor saatleriydi belki de. Otel odasına dönüp aynaya baktığında saçlarının beyazladığını gördüğünü bildirmiştir daha sonradan. Buna benzer bir deney de Milgram deneyidir. Ona da göz atmanızı tavsiye ediyorum. Yazıyı uzatmamak için ona değinmeyeceğim.

  Bu deney/performanstan aslında şu sonuçları elde ediyoruz. Bireyin içindeki kötücül duygular toplum tarafından baskılanıyor, ancak ne zaman bu tip eylemler zamanında baskılanmayıp başka bireyler tarafından da uygulanmaya başlanıyorsa bireyin içindeki bu kötücül duygular şiddetlenerek artıyor. Burada elbette olaya engel olmaya çalışan iyi insanlar var; fakat onlar da yapılanlara tepki vermekte geç kalıyorlar, sonrasında da karşı koymaya korkuyorlar. Yapılan iğrençlikler daha fazla kişi tarafından eyleme geçtikçe olayın dozu artıyor ve kontrol edilemez bir hale geliyor.

  Burada bu eylemleri gerçekleştiren kişiler bir sanat galerisinde bulunduklarından büyük ihtimalle toplumun sosyo-ekonomik olarak orta-üst seviyesinde bulunan, çevreleri tarafından duyarlı, bilinçli, yardımsever olarak bilinen kişiler.  Büyük ihtimalle de o güne kadar da bunun aksinde faaliyetle bulunmamışlardır. Ama ne oldu da bir anda böyle vahşileştiler. Yoksa hep vahşiydiler de yüzlerinde gerçek kimliklerini gizleyen maskelerle mi dolaşıyorlardı? Eğer öyle ise -faydacı bakış açısından bakarsak- bu maske ile dolaşmaları toplum için bir zarar oluşturmuyor. Ta ki buradaki durum gibi, bu maskeyi takma gerekliliğini artık duymayacakları zamana kadar. İşte toplum baskısı bizlere bu maskeleri takmayı zorunlu kılıyor. Eylemlerimizi siyah ve beyazdan griye çekiyor.

  Burada da şu konu ortaya çıkıyor. Bu maskelerle dolaşmak etik mi? Pragmatist olursak bu eylemleri yapmaktansa bu maskelerle dolaşmak toplum ve bireyler için daha iyi gözüküyor. Biri için ‘o bunu yapmaz’ dememek lazım, her insan uygun koşullar altında her şeyi yapabilir. Mutlak iyilik var mıdır bilmiyorum ama mutlak kötülüğün var olduğu düşüncesindeyim. Bırakalım da toplumsal baskı insanları maske takmaya zorlasın ve mümkünse bu maskeleri hiç çıkarttırmasın. Varoluşundan bu yana gittiği her yere sömürü, kan, felaket getiren doymayan insanlığın eylemlerini kısıtlamak için bu gerekli.

  Tabi burada asıl konu toplumsal baskının ‘doğru’yu belirlerken gerçeğinin yolundan mı gideceği yoksa gerçeğe zıt bir doğruluğu mu savunacağı. Doğrunun her zaman gerçeğin yolunu seçmediğini roma arenalarında gördük. Doğruluk gerçeklikle aynı yolda olsa bile gecikmiş toplumsal tepkinin bir felakete yol açacağını da Rhythm0 da gördük. Artık toplum, birey için hem bireyin eylemlerini kontrol edici kolluk kuvvetleri hem de mahkemede bu eylemin doğruluğuna karar verecek jüri konumda.

  Toplum insanları griliğe itiyor demiştim, bunun hakkında birkaç şey daha söylemek istiyorum. Bir toplum oluşturmanın ana yapı malzemesi ‘uyum’ dur. Toplum baskısı dediğimiz şey; toplumun dinamik yapısının bu uyumu sağlamak için bireyleri ortada –grilikte- tutmak, bunu başaramazsa uçlara kayan bireyleri dışlama yöntemine başvurması aslında. Toplum farklılığı değil tekdüzeliği seviyor desem yanlış olmaz galiba.

 Bu tekdüzelik olumsuz olarak beraberinde bireysel arzuların törpülenmesi ve kalabalığın doğrularına karşı bireyin gerçeği savunmasının zorlaşmasını getiriyor.  Toplum yaşanılan bir olay karşısında genellikle şu iki yola başvurma eğiliminde. Birincisi sürü halinde susmak ikincisi sürü halinde ses yükseltmek.

  İlk durum yani sürü halinde susmaya bakalım ve bir kişiye yapılan haksızlığı örnek gösterelim. Burada toplum, çoğunluğun çıkarlarına ve düzene uyuyorsa bir bireye karşı yapılan haksızlık karşısında üç maymunu oynamayı, yüzünü başka tarafa çevirmeyi seçebilir.  Elbette toplumda buna kayıtsız kalamayacak kişiler çıkacaktır ancak sürünün sessizliği seçtiği bu durumda, tepki gösterip ses çıkaranlar toplum tarafından susturulmaya, griliğe çekilmeye çalışılacaktır.

  İkinci durumda yani sürü halinde ses çıkarmaya bakalım ve daha belirli bir örnek olarak kadın cinayetlerini verelim. Maalesef sıkça duyduğumuz haberlerden biri yine gündeme gelmiş olsun. Bir kadın eski kocası tarafından kıskançlık nedeni ile katledilsin. Bu durumda kamuoyunda bir tepki başlayacaktır. Yine her zaman tekrarlanan klişeleşmiş “idam geri gelsin, kadınlar köle değildir, ” tarzı sesler yükselecektir. Artık doğru da olsa bir sürü hareketi başlamıştır. Bireysel düşünceler bu sürü tarafından yok edilmeye hazırdır. Ne demeye çalışıyorum? Cinayetlerin cinsiyetleştirilmemesi, katilin ve maktulün cinsiyetinin ön plana çıkarılmaması gerektiğini düşünen, ülkede kadın şiddetinin üzerinde genel bir şiddet ve eğitimsizlik problemi olduğunu savunan bir kişi böyle bir ortamda düşüncelerini ifade etmesi şiddetli bir tepkiyle karşılaşmasına neden olur. Hatta bu kişi kadın düşmanlığıyla, psikopatlıkla suçlanabilir ancak o kişi olayı özelleştirmekten ziyade çok daha geniş açıdan ele alınmasını savunuyor sadece. Ama başlayan sürü hareketi niyeti iyi olsa da farklı düşünenleri burada da bastırma eğilimindedir.

 Sürü halinde susmakla, sürü halinde bağırmak arasında fark yoktur aslında.  Her iki durumda da akıntıya karşı yüzmenin zorluğu gözüküyor. Her iki durumda da başlayan sürü hareketine karşı çıkanlar ve doğru/yanlış bireyin özgür düşüncesi baskılanıyor. Sanırım hayatın en zor kısmı da burada: kalabalığın baskın sesine rağmen kendi özgür düşüncelerini ve doğrularını yüksek sesle ifade edebilmek. , akıntının tersine yüzecek cesareti gösterebilmek.

  Sürü susuyor diye susmak, sürü bağırıyor diye bağırmak bizi duyarlı vatandaşlar yapmaz. Asıl olan sürü susarken bağırabilmek, sürü bağırırken kendi doğrunu haykırabilmektir. Tersini yaptığımızda, jüri yaptıklarımızın ‘doğru’ olduğuna karar verip vicdan mahkemesinden ceza almadan çıksak da ‘gerçek’ her zaman oradadır.


  Yazımın son kısmına gelirken bir arkadaşımın paylaşımını gördüm. Malum, gündemde salgın ve sokağa çıkma yasağı var. Şöyle bir yazı yazmış: “Umarım bilinçsiz insanların bilinçsiz davranışları yüzünden sokağa çıkmaktan temelli mahrum kalmayız”. Aslında doğru söylüyor. Salgın bir hastalık tehlikesi varken insanlar keyfi amaçlar için dışarı çıkmamalılar.

  Ama pek çok kişi pek çok konuda cahil ve bilinçsiz insanların davranışlarından hayıflanıyor. Herkes ülkede bilimin değer görmediğini söylüyor. Herkes toplumumuzun okumadığını cahil olduğunu söylüyor. Herkes herhangi bir sorunun nedenini ve günah keçilerini biliyor. Herkes madem bu konularda bu kadar bilgili ve farkındalık sahibiyse tüm bunlar neden yaşanıyor. Bunları yapanlar gökten zembille inmiyor ya, o zaman kim bunları yapanlar?

  Ben’im, yazıyı okuyan Sen’sin, şu an otobüste yanında oturan kişi. Aynı X’in engelli farkındalığında olduğu gibi hepimiz bir şeyleri sözle eleştirerek duyarlı ve bilinçli olduğumuzu sanıyoruz. Hepimiz suçu başkalarına atıp kolaya kaçıyoruz. Vicdanımızı böyle tatmin ediyoruz. Sırf jüri bizi suçlu bulmadı diye yaptıklarımız ‘gerçek’le örtüşüyor değil, bunu unutmayalım. İmamın dediğini yap, yaptığını yapma felsefesiyle bir toplumun yükselmesi düşünülemez.

Vicdan Mastürbasyonu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ORTADOĞU - SURİYE

Evrimi Öğrenmek İçin Başvurabileceğiniz Kaynaklar

Depresyonda Olan Kişinin Gözünden

Evrim Hakkında Kafa Karıştıran Sorular-2

Özsaygı Ve İnsanın Kendisini Tanıması